Hangi birini yazayım?

Size bütün samimiyetimle söylüyorum, meslek yaşamımda hiç bu kadar kararsız
olmamıştım. Hrant Dink’in ölümünden hemen sonra aklıma o kadar çok şey
üşüştü ki, hangi birini yazacağımı şaşırdım.

Kategorize de edebileceklerim vardı, belli bir konsept bütünlüğü içine koyabileceklerim ve ancak alakasız şeyler de vardı.

Ne yapacağımı şaşırdım inanın. İsterseniz anlatayım da durumuma siz karar verin…

Telefonda bir dostum haber verdi ölümü. Bilmiyorum, o an neyle
meşguldüm; ama hemen interneti açtım… Tuhaf değil mi sizce, internet
artık benim gibilerin ilk başvuru kaynağı olmayı başarmış. Gerçekten de
haklıydı arkadaşım; Hrant Dink’in, başına sıkılan kurşunlarla
öldürüldüğünü yazıyordu tüm internet siteleri. Sonra televizyonu açtım,
benzer görüntüler…

Üzerine açık renk bir kağıt parçası örtmüşlerdi müteveffanın…
Ancak tüm bedenini kapamıyordu, sonunda bir polis geldi ve baş kısmını
kapadı. Ayakları açıkta kaldı. Yüz üstü kapaklanmıştı beton kaldırıma.
Tabanları görünüyordu. Kauçuk tabanlı ayakkabının altı delikti. Torunu
yaşındaki tetikçinin bunu görmüş olabilme ihtimali yoktu sanırım.

‘Bunu yazayım’ diye geçirdim içimden. Son yazısında bu ülkede
kuşlara bir zarar verilmediğini belirtip, bir güvercin ürkekliğiyle
yaşayacağını ifade etmişti: ‘Ayakkabısı delik yiğit güvercin’ başlıklı
bir yazı kaleme alayım istedim. Ancak kısa süre içinde vazgeçtim bu
fikrimden. Zira katil yakalanmıştı. Bu sefer ona odaklandım. ‘Tipik bir
Kurtlar Vadisi izleyicisi’ diye geçirdim içimden ilk olarak. Benim bile
adını bildiğim, okumaya imkânımın olmadığı bir gazetenin yayın
yönetmenini, yazdıklarından dolayı Trabzon’da başıboş gezinen bir
gencin öldürmesi bana mantıksız geldi. ‘Kurbanın yaşı kendi yaşının üç
misli olan bu katilin portresini mi yazsam?’ diye geçirdim içimden.
Ailesi, yaşadığı ortam, zihniyeti vs…

Sonra ‘Soyisim’ başlıklı bir makale düşündüm örneğin… Samast
soyisminin çağrışımları, Google merkezli yapılan basit bir taramadan
sonra ortaya çıkan ilginç tabloyu aktarayım size diye geçirdim içimden.
(Buna yakın bir çalışmayı Sabah gazetesinde Umur Talu yaptı, o yazıyı
okumanızı öneriyorum.)

İnternet denilen sanal meydanın nasıl bir kan pazarına
dönüşebildiğini yazmak da başka bir alternatifti açıkçası. İpini
koparanların, aklıyla zoru olanların, gün yüzüne çıkmaktan tırsan
karanlık beyinlerin, cirit atanların meskenine dönüşen internet.
Türk’ün teknolojiyi nasıl kan üretmeye dönüştürebileceğini ironik bir
dille anlatsam diye düşündüm biraz.

‘4 resim’ başlıklı bir yazı misalen. Kurban, katil,
azmettirici ve ülke… Küçükten büyüğe doğru açılan bir cinnet
halkası… Duvarlarımızı süsleyen resimli halı kültürünün yerini alan
kan tablosu filan.

Başka bir zihin egzersizi alanı ise ekranlarda boy gösteren
ulusalcı takımı… Bir iki cümle dinledikten sonra duyduklarımıza
inanamayacak kadar gözleri dönmüş, marazi bir sevgi ile ülkeyi
sevdiğini zanneden ülke ve insanlık düşmanları hakkında yazacak birkaç
cümlem vardı…

Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında yazmak da ilginç olabilirdi.
‘Erdoğan ve ulusalcılar’ başlıklı bir yazıda, belki de aklının ucundan
bile geçmeyen cumhurbaşkanlığı makamına sırf ulusalcıların gözü dönmüş
kampanyalarından dolayı oturacak olan adamın portresi yazılabilirdi
sanırım.

‘Hrant Dink, Dink suikastı için neler söylerdi?’ diye kurgu
içeren bir başlık bile düşündüm. Yaşamını Ermenilerle Türklerin
arasındaki düşmanlığı gidermek için feda eden, bu uğurda her türlü
hakarete, tehdide, şantaja karşı direnen yürekli bir adamın, böylesi
bir suikast ile umutları yıkılır mıydı acaba?

Bu ve benzeri onlarca başlık, konu, düşünce ve his dönüp dönüp
durdu zihnimde. Açıkçası hangi birini yazacağımı ben de şaşırdım ve
karar veremedim. Bakın ‘onu mu yazayım, yoksa bunu mu?’ derken yazı
alanı bitti işte!

NEDİM HAZAR – ZAMAN GAZETESİ- n.hazar@zaman.com.tr

Nedim HAZAR kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

Yorum Yapın